Yine akşam oluyor , gün herzaman ki gibi yaşandı ve bitti , yaşanmışlıklara bir yenisi daha eklendi...Artık hayat çizgimiz sadece avucumuzun içinde değil , her geçen an bir çizik atıyor yüzümüze , sonsuzluğa kavuşmak için gün sayıyoruz böylece..
Benim hapishaneyi andıran odamda çizgiler derin ve yavaş çoğalıyor...Saniyeler bir çocuğun rüyasındaki gibi bitmek bilmiyor , kavuşmak günü gelmiyor...
jes ni povas
let's say no war for money and greed..
23 Ağustos 2012 Perşembe
19 Haziran 2012 Salı
‘’SEÇMELİ’’ KÜRTÇE DERSİ VE KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜ
Geçtiğimiz
günlerde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yeterli sayıda öğrenci bir araya
gelirse Kürtçe'nin seçmeli ders olarak alınabileceğini ve öğrenilebileceğini
belirterek, "Bu tarihi bir adımdır" dedi. Bana göre, bu adımın Kürt Halkı açısından
hiçbir tarihiliği ve önemi yoktur. Şöyle ki; Kürt öğrenciler verilen bu sınırlı
‘’hakkı’’ 5. Sınıftan sonra kazanabilecekler. Zaten 5. sınıfa kadar gelmiş olan
öğrenci, Türkçe öğretimin tüm zorluklarını yaşamıştır. Bu sorunları aşabildiyse
okuluna devam etmiş, aşamadıysa da 5.
Sınıfa gelemeden çoktan bırakmıştır bu birincisi. İkincisi, zaten Kürt
öğrencilerin seçmeli Kürt dersine ihtiyacı yoktur. Çünkü zaten, hemen hepsi
ailelerinden Kürtçeyi öğreniyor, 5. Sınıfta alacağı 2 saatlik Kürtçe dersinin
onlara hiçbir katkısı olmayacaktır. Kürt öğrenciler dışında da, Türkiye
şartlarında bu seçmeli dersi kimse almayacak, alamayacaktır. Alsa da, faşist
öğrenciler, öğrenci velileri ve hatta öğretmenler tarafından yaftalanıp,
hayattan sogutulacaktır. Bir de, 1 yıl ingilizce hazırlık okutturulup, bir şey
öğretilemeyen bir ülkede, 2 saattlik dersle kimsenin Kürtçe öğrenemeyeceği
gerçeği var ki, ayrı bir yazının konusu olacak kadar önemlidir. Bu sebeplerden
mütevellit, son derece gereksiz ve amaçsız bir karardır.
Bu kararın
alınmasında ki tek neden, Kürt Halkının temel hakkı olan, anadilde eğitim hakkı
sağlanamadığı için, ‘biz sorunu çözmek istiyoruz, ama şartlar henüz uygun
değil, onun için şimdilik böyle küçük adımlarla başlıyoruz’ şeklinde uygulanmak
istenen bir oyalama politikası, bir prim kazanma hareketidir. Ama herkes
biliyor ki, Türkiye’de bu ‘’şartlar’’ hiçbir zaman uygun hale gelmeyecek.
Umudumuz, bir liderin çıkması ve dogru olanı yapıp, efsane olmasıdır. Bu
liderin de dogal olarak, yönetimden
çıkması bekleniyor. Leyla Zana’da son açıklamasında bu yönde ifadeler vermiş ve
Recep Tayyip Erdoğan’nın, bu konuda gerekli adımları atacağına güvendiğini
belirtmiştir.
Gelelim
Başbakanın (ya da ondan sonra gelecek olan Başbakanın!) efsane olması için
yapması gerekenlere;
Aslında,
Kürt Sorununun çözümü için bir çok yöntem benimsenebilir; Federalizm,
Konfederalizm, Özerklik gibi. Ama ben, Türkiye’de uygulanması daha muhtemel
olan ‘’Çok Kültürlülüğün Kabulü’’ üzerinde durmak istiyorum.
Bilindiği gibi, Türkiye bir çok halkı içinde
barındıran çok kültürlü bir toplumdur. Fakat, Türkiye Cumhuriyetinin
kuruluşunun temelini oluşturan ‘’devlet-ulus’’ modeli, bu gerçeği yadsımıştır.
Bu modele göre önce devlet, sonra ulus gelir. Bu ulus belli bir proje
çerçevesinde oluşturulmaya çalışılmış, ‘’ideal Türk’’ amaçlanmıştır.
Dolayısıyla toplumu oluşturan farklılıklar teke indirgenmeye çalışılmış,
farklılıklardan zorla bir bütün yaratılamayacağı gerçeği göz ardı edilmiştir.
Bu da sorunların artarak bugünlere gelmesine sebep olmuştur. Sorunların çözümü
ise, farklılıkları bir zenginlik olarak görüp, çok kültürlülüğün önünü açmaktan
geçmektedir. Bu çerçeve de ilk olarak yapılması gerekenler ise; farklılıkları
olağan kabul etmek, her bireyin ve kültürün
yasal haklardan eşit derecede faydalanmasını sağlamak, anlaşmazlıkların
savaş ile çözülemediğini kabul edip, hukukun üstünlüğü çerçevesinde barışçıl
yollarla bu anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak ve her kültürün kendini
geliştirmesine olanak tanımaktır. Bütün bunların yapılabilmesi için Türkiye’nin
demokratikleşmeye ihtiyacı vardır. Bu koşulların oluşması tabii ki kolay
değildir. Ama savaşın bitmesi için de uygulanması zorunlu bir yöntemdir. Bu
haklar verilirse daha fazlasını isterler gibi bir paranoyadan da halk olarak
kurtulmak gerekmektedir. Sorunun çözülmesindeki en büyük engellerden biri de,
bu bölünme paranoyasıdır. Aksine, doğuştan gelen bu haklar tanındığı zaman
toplumda bir birlik oluşacaktır. Birçok, Avrupa ülkesinde de örneklerine
rastladığımız gibi, hakların tanınmasıyla üniter yapı da bir değişiklik meydana
gelmemektedir.
Bu
satırların yazıldığı gün, Hakkari- Dağlıca’da 8 askerimiz daha şehit oldu.
Birazdan devlet yetkilileri çıkıp, gerekeni yapacağız, artık bıçak kemiğe
dayandı tarzı açıklamalarla halkın ‘’gazını’’ alacaklar. Yine ‘’sınır ötesi
operasyon’’ söylemleri hava da uçuşacak. Ve bir sonraki şehit haberlerine kadar
bu olaylar unutulacak, her zaman olduğu gibi. Bu mu istediğimiz? Bölünme
paranoyası ya da ‘’tek devlet, tek millet’’ söylemleriyle bu iş nereye gidecek?
Bir Avrupa Birliği yetkilisinin de söylediği gibi, bizim ülkemizde asker savaşı
seviyor. Böylece her zaman siyasetin içinde kalabiliyor. Artık bu görülmelidir.
Benim yukarı
da önerdiğim çözüm yöntemini tabii ki, yöneticilerde biliyor. Her dönem de
mutlaka bir Başbakan çıkıp, hakların verilmesi gerektiği gibi açıklamalar
yapmıştır. Ama sonrası gelmemiştir. Büyük olasılıkla bu savaştan rant sağlayan,
‘’derin devlet ‘’ tarafından susturulmuşlardır. İşte efsane olmakta bu ‘’derin
devleti’’ deşifre etmekten ve bu sorunu bu şekilde çözmekten geçmektedir.
10 Kasım 2011 Perşembe
Van, Bir Deprem ve Siyaset Öyküsü

Evet ben bir rüya görmüştüm. O kadar güzel bir rüyaydı ki. Tekrar görmek için uyumakta ısrar ettim. Ama göremedim, bi kerelikti, tadımlıktı, fazla heveslenme diyordu bana. Ben de onu dinledim, hiç bir şeye heves etmedim ki sonuçta yanılmadım. Van'da 5.6 şiddetinde bir deprem daha yaşandı. Yapılan açıklamalar depremden daha sarsıcıydı. Çevre ve Şehircilik Bakanımız, Van merkez ve Erciş en güvenilir bölgeler demişti. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Daha sonra yıkılan yerelere, kullanılabilir raporu verildiği ortaya çıktı. Sonra Kızılay'dan bir açıklama geldi. Depo'da ki 15.000 çadırı bölgeye gönderiyoruz. Peki madem, 15.000 çadır vardı, neden insanlara evlerinize girin dediniz ? diye sorduk doğal olarak. Cevapsız kaldı. İlki doğal afetti, kabul edilebilirdi, hazırlıksız yakalanılmıştı ( ki hazırlıklı olmak için daha kaç deprem yaşamak gerekiyor, kaç kişinin daha ölmesi gerekiyor? bunlar bilinmiyor. kafalar hep aynı) ama ikincisi, kesinlikle ve kesinlikle cinayettir. Türkçemiz de böyle durumlar için kullanılan güzel deyimler var ama kullanmıyorum. Son haberlere göre, 2siotel 20 bina yıkıldı. Otel sahibinin açıklaması da bakanlarınkinden farklı değildi. '' çok fazla kişi kalmıyordu.'' Bu nasıl bir zihniyettir. 1 kişi 100 kişi ne farkeder ?
Öte yandan, Chp Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Erciş'in İl olması için kanun teklifi hazırlıyor. Gerekçesi ise, deprem yaşanan ilçelerde ciddi önlemlerin alınması ve hızla sonuçlanması imiş. Sosyal devlet anlayışını savunan bir partinin genel başkanının, böyle bir açıklama yapması, kendisi farkında olmasa da, ona karşı ciddi tereddütler doğurur. Söylemine göre, Erciş'e daha hızlı yardım gidecekmiş. Ne olacak yani, il olunca Merkez'e yakınlaşacak mı Erciş? Kaldı ki, oraya zaten yardımlar gitti, sorun organizasyonda. Çözülmesi gereken bu. Bu öneriye, yöneltilecek daha çok soru var. Devletin, ülkenin bir toprağına, yardım elini uzatabilmesinin koşulu, İl olmak mıdır? İlçeler de yaşayanlar da bu ülkenin vatandaşı değil midir? Devlet her bir vatandaşından sorumlu değil midir? Durum böyleyse ilçelerde yaşayan vatandaşlarımızın suçu nedir? Devlet işin içinden, polis ya da jandarma gibi 'burası bizim bölgemiz değil' diyerek mi çıkacak yoksa?
Benim Kılıçdaroğlu'ndan beklentim, hükümet böyle bir adım attığında, bu sorularla hükümetin karşısına çıkmasıydı ama o teklifi yapan oldu.
Yaşanan olayların sonucu, tüm bu yaşananlar bir sistem sorunudur ve Akp herzaman haklıdır. Doğal afettir, o napsındır, Allah'ın içine karışılmazdır. O öyle bir partidir ki, bu tarz söylemler bile yeter kendini ''Ak'' lamasına.. Chp ise Akp'nin bu sıyrılmalarını anlamlandırmaya çalışırken, anlamsızlaşır. İnsanlar canıyla uğraşırken o, olayları yanlış yerinden yakalar ve yanlış siyasetine devam eder. İç politikayı etkileyeceğini düşünür belki de, ama herzaman ki gibi yanılır. Yaşananların niteliği ve içeriği ne olursa olsun 9 yıldır süreç bu şekilde devam eder..
2 Kasım 2011 Çarşamba
GİDENLERİN ARDINDAN BİR RÜYA
Taksim meydanında Kürt ve Türk ailelerden oluşan kalabalık bir grup, ''barış'' sloganlarıyla, kol kola yürüyüşe geçmişlerdi. Polisler aralarına sızıp, bu yürüyüşü dağıtmaya çalışıyordu. Biraz sonra panzerlerden, silahlarını bırakmış bir şekilde inen polisler de ''barış'' sloganlarıyla gruba katıldı. Az önce dağtmak için aralara girmeye çalışsan polis, halkla kol kola '' barış'' sloganları atmaya başlamıştı bile.. Askerlerin operasyona gitmeyi reddettikleri, gerillaların ise silahlarını bırakıp, ülke sınırlarına doğru gelmeye başladıkları haberleri duyruldu meydanda ve '' barış '' sloganları daha bir gür çıkmaya başladı.. İki halk artık bir 'dur' diyordu, çocuklarını öldürenlere, siz kardeş değilsiniz diyenlere.. silah tüccarlarının, sözde bağımsızlık isteklerine, kol kola yürüyerek en güzel cevabı veriyordu.. inadına 'birlik' diyordu.
Taksimde ki görüntüleri izleyen insanlar da bu çağrıya sessiz kalamıyor ve ülkenin dört bir yanından ''barış'' sesleri yükseliyor. Meydanlar da hep bir ağızdan Türkçe, Kürtçe şarkılar söyleniyor. Halkın gücü siyaseti devre dışı bırakmayı başardı. Kimse neler olduğunu anlamıyor. Çözülmesi imkansız denilen, yüz yıllardır süren sorun, halkların devreye girmesiyle sona yaklaşıyor. Bugün herkes barışa kilitlendi. Herkes barış için çalışıyordu. Savaş çığırtkanlıklarıyla, kardeşliğimizi unutturmaya çalışan 'reel politikçiler' suskun, bu durumu açıklayamıyorlar, sosyal bilimlerde durumu açıklayacak,böyle bir irade böyle bir teori bulunmuyor ve Türkiye'de tarih yazılıyor, dünya şokta, söz halklarda..
Kızılay'dan Başbakanlığa yürüyen grup, ''barış'' seslerini daha da yükseltiyor. Hükümetin de onlara katılmasını ve bir adım atmasını istiyor. Bu çağrı yanıtsız kalmıyor. İlk olarak bütün siyasi tutukluların serbest bırakıldığı açıklaması yapılıyor. Silahlarını bırakan askeri grupla, ülke sınırlarına giren gerillalar buluşuyor ve davullu zurnalı kutlamalar yapılıyor. Bu kanlı savaşta abilerini, ablalarını, çocuklarını kaybeden binlerce insan ellerinde çiçeklerle yürüyor. Bir newroz kutlamasını andırıyor yaşananlar.. İnsanlar artık ölülerine ağlamak yerine kutlamalar yapmak istiyorlar.. İki halk arasındaki bağ hatırlandıkça, sevgi artıkça, geçmişte yaşanan tüm acılar unutuluyor..
Artık hiç birşey, hiç kimse için eskisi gibi değildi ve olmayacaktı da.. Artık çocuklar, gençler geleceklerinden umutluydu.. dağa çıkmak değildi artık sonları.. Hepsi okuyacak Doktor, Mühendis, Asker, Polis olacaklardı. Hepsinden önemlisi onlar artık, barışın simgesi olmuşlardı. Kavgaların kanla bitmeyeceğini, tecrübe edinerek öğrenmişlerdi ve belki de hayatlarındaki en kıymetli öğretiydi bu.. Kan dinmiş, barış gelmiş ve gelecek umutla şekillenmeye başlamıştı..
Uyandım. Televizyonu açtım. Hakkari-Çukurca'da 24 şehit. Havadan ve karadan askeri operasyonlara başlanacağının haberini veriyor Başbakan..
Canım sıkıldı. Televizyonu kapadım. Uyudum.
Müthiş bir sarsıntı ve gürültü yerimden kalkmama izin vermiyordu. O anda ne yapmam gerektiğine karar vermem gerekiyordu ama korkudan düşünemiyordum. Ne oldugunu anladığımda 10 saniye geçmişti bile, hayatımda ilk kez depremi yaşıyordum. Duvarlar çatlıyordu gözümün önünde. Yaklaşık 25 saniye sonra sarsıntı bitti ve kendimi dışarı attım. Herkes dışardaydı. Çevreme şöyle bir göz gezdirdim yıkılan ev yoktu. Ama korkudan herkes dışardaydı. Az sonra bir seçim otobüsüyle hükümetten görevliler geldi. Herkesi bir araya toplayarak bir açıklama yaptı. Korkulacak bir şey yoktu. 7.2 büyüklüğünde bir deprem yaşamıştık. Çok fazla yıkılan ev yoktu. Deprem bölgesinde yaşadığımız ve bu gibi olayların herzaman başımıza gelebileceği ve hükümetin bu olaylara karşı aldığı tedbirleri açıklamıştı. Daha önce yaşadığımız acı tecrübelerden artık ders alınmıştı. Alınan vergilerle '' Depremkent '' ler oluşturulmuştu ve hepimiz organize bir şekilde buralara yerleştirilecektik.
Bir kaç saat sonra, gruplar halinde depremkentte ki evlerimize yerleştirilmeye başlamıştık. Tek katlı, sade yapılardı. Burada herşey düşünülmüştü. Okuldan hastaneye, hastaneden postaneye kadar, hertürlü ihtiyacımız düşünülmüştü. Adeta yeni bir il'e gelmiştik. Yaşanılan şok atlatıldıktan sonra herkesin yüzü gülmeye başlamıştı. Çocuklara toplu terapiler uygulanıyor ve bu gibi olayların normal olduğu korkmalarına gerek olmadığı anlatılıyordu. Burada iş yerlerini kaybedenlerin istihdamı da sağlanıyordu. Burada yapılan kurumlarda depremzedeler çalışıyordu. Tabiki az sayıda da olsa yıkılan evler, ölen insanlar vardı. Paragöz müteaahhitler henüz temizlenememişti çünkü. Evlerini ve yakınlarını kaybeden bu insanlara, bir nevi manevi tazminatta ödeniyordu.
Diğer illerden bölgeye, manevi destek vermek için çok sayıda insan geliyordu. Sanatçılar ''moral'' konserleri düzenlemişlerdi. Herkes depremi yaşayan insanların biran önce normal hayatlarına dönebilmesi için seferber olmuştu. Artık ''Çadırkent''ler yerine ''Depremkent''ler vardı. Geçen yıllardaki yardım geceleri yerini moral gecelerine bırakmıştı. Çünkü artık yaşananlardan ders alınmış ve herşey fazlasıyla düşünülmüştü.
Uyandım. Televizyonu açtım. Van'da 7.2 büyüklüğünde deprem olmuştu. Ve evler adeta iskambil kağıtları gibi yıkılıyordu. İnsanlar sokaklarda çığlık çığlığaydı. Geçen yıllardaki tecrübelerimizden, sonraki manzarayı tahmin etmek çok zor değildi. Ölüm, yaralılar, kayıplar, yağmalar, soğuk ve karanlık..
Canım sıkıldı. Televizyonu kapadım. Uyudum.
Belki, hep aynı rüyayı görürsek, birgün gerçek olur, değil mi? Kimbilir...
5 Ekim 2011 Çarşamba
bazen bişeyler oluyor ve yazmak istiyorsun.. kelimelri kafanda düzenlemeden, gelişigüzel salıyorsun meydana, hiç yazmaman gereken şeyleri dizginleyemiyorsun.. tıpkı hiç düşünmemen gereken şeyleri düşündüğün gibi.. bazen de yine birşeyler olur ve o birşeyler hakkında çok düşünmen gerekir, kafa patlatman gerekir tabiri caizse, ama düşünmezsin, erteler durursun, hep geriye itersin bilinçaltında.. işte ikisini birden yaşadığın anlarda, ''düşünmek istemiyorum ama bir türlü aklımdan çıkmıyor'' dediğin anlardır... işte tam bu noktada da, kapı çaldı ilham gitti arkadaş :))
4 Ekim 2011 Salı
BURASI NERESİ? VE BİZ NE YAPIYORUZ?
yaşadığımın yerin neresi olduğunu bilmiyorum.. ben nerdeyim diye uyandım, yıllar yıllar önce.. tanımlama yapmak imkansız, çünkü bir kaç saat hatta dakika hatta bir an içinde herşey tepetaklak olabiliyor yaşadığım yerde, yaptığım tanımlamalar, anlamsızca bir araya gelmiş söz öbeklerinden ibaret kalıyor.. bu günlerde( zamanı yakalamaktan uzaktayım, belki gün dediğim yüzlerce yıllık bir zaman dilimi) insanlar insanları öldürüyor, onlara göre çok geçerli sebepleri var ama ben anlamıyorum dillerinden.. nasıl bir döngünün içinde olduğumu anlamaya çalıştığım sıradan bir günde, yine tanımlamalarımın dışına çıkarak, bu sefer insanlar hayvanları öldürmeye başladılar, yine çok geçerli sebepleri vardı ama ben yine anlamıyordum.. dünya diyorlar buraya, bazen çok küçük bir yer, elimi kaldırsam tavana değebiliyorum, delip çıkmak istiyorum bu düzenin dışına.. ama bazen de o kadar büyük bir yere dönüşüyor ki, ne ben nerede olduğumu anlayabiliyorum, ne de nereye gitmem ya da ne yapmam gerektiğini.. işte böyle anlarda ( ki bu 'an' ın tanımını yapamıyorum, belki de nefes aldığım 'her an' ) sadece haykırabiliyorum, YETER ARTIK! DURUN!, onu da içten içe yapabiliyorum çoğu zaman, çünkü beni duymuyorlar ve anlamıyorlar, tıpkı benim onları anlamadığım gibi... onlar öldürmeye, savaşmaya ve yıkmaya devam ediyorlar.. ve ben bunun ne zaman son bulacağını bilmeden, nereden, ne zaman ,neden ve nasıl geldiğimi bilmediğim bu 'dünyada' yaşamaya(?!) devam ediyorum..
15 Temmuz 2011 Cuma
bu ülkede yaşayınca insan kıyameti daha iyi anlıyor ve Allah'a hak veriyor. Bir yerde bitmeli bu çirkinlikler, savaşlar..herşey son bulsun, herkes huzura ersin..Hayatın kendini resetleme zamanı geldi.. bu kadar yorucu gündem varken, yaşadığımız hangi an'dan zevk alabiliyoruz ki zaten? bitsin de kurtulalım..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)